Uzun bir ilişkiden sonra
insan kendini bir anda çukurda buluveriyor. Kimsesiz, yalnız ve acı dolu bir
çukurda. Beynimizde açtığımız bu çukura kendimizi hapsediyor ve dış dünyayla
olan bağlantımızı kesiyoruz. Vücudumuzda dolanan bu karşı koyulamaz acı bize öyle
yükleniyor ki kalbimize saplanan bir bıçağın daha az acı vereceğini
düşünüyoruz. Şarkı dinleyemiyoruz. Sözler sanki üstümüze üstümüze gelerek
içinizde dolaşmaya başlıyor. Bütün günü arkadaşlarımızın yanında geçirip
düşüncelerimizi engellesek de, yastığa başımızı koyduğumuz anda pes ediyoruz.
Bütün gün düşünmek istemediğimiz onca anı beynimizde dolanmaya başladığı anda
gözlerimizin dolduğunu ancak fark edebiliyoruz. İçten bir kahkaha atmayı bırak,
normal bir nefes dahi alamıyoruz. Dünyanın sonu gelmişçesine her içimize
çektiğimiz nefesin zehirli olduğunu düşünüyoruz…
Erkekler ayrılık acısı
denen şeyi atlatmanın en iyi yolunun ayrıldıktan hemen sonra başka bir kızla
çıkmak olduğunu söylerler. Onların düşüncesine göre başka bir kızla beraber
olurlarsa o kızı unutur ve acı çekmezler. Bence bu düşüncenin yanlışlığı tartışılamayacak
kadar yanlış… “Kanayan yaralarına, kan dursun diye başka bedenler basarsan, mikrop kaparsın...”
Biz kızlar ise böyle bir dönemde bizi terk etmeyen şeylere sarılıyoruz.
Dostlarımız ve çikolatamız. Kafamızı dağıtmak için bilgisayarın karşısına geçip
dizi izlerken, Nutella kaşıklamanın ne kadar iç acıcı bir görüntü olduğunu
bilemem ama işe yaradığı ve bizi mutlu ettiği kesin. Kansere, hastalığa hatta
unutkanlığa bile çare buldu bu doktorlar ama ayrılık acısını dindirecek bir şey
bulamadılar henüz… Bazı insanlar çarenin yurt dışına çıkmak gezmek tozmak,
bazıları ise başka insanlarla görüşmek olduğunu söyler. İnsanların söylediği
şeylerin hepsinin acıyı dindirdiği doğrudur ama bu mereti durduran tek bir şey
var. Oda zaman. Her ne kadar başlarda zamanın geçmediğini, her geçen gün
öldüğümüzü düşünsek de zaman her şeyi hallediyor en sonunda aslında. En
unutulmaz denilen anılar bile bir günün sonunda maziye karışıyor ve geçmiş
dediğimiz o kutuya giriyor. Her ne kadar o anıları bırakmak istemesen, onlara
sıkı sıkıya tutunmak istesen de şöyle bir etrafına baktığında hepsinin arkanda
kaldığını görüyorsun. Bunu fark ettiğin anda iki seçeneğin vardır. Ya arkana
bakmaya devam eder ve boynunun tutulmasına göz yumarsın ya da önüne bakar ve
daha önce denemediğin kapıları açarsın. Zor ve acı dolu bir süreç olduğu kesin.
Ama siz hiç yağmur olmadan gökkuşağı gördünüz mü?...
Bazen hayattan beklentim ne
diye sorarım kendime. Her gün farklı bir cevap verdikçe düşüncelerimin de
zamanla birlikte değiştiğini fark ediyorum. Az zaman önce çok önemli bir şey
fark ettim. Kişiliğimizin arkasına kurduğumuz o hayali bahçeye ne zaman bir
anıyı unutmak istesek bir mezar açıyoruz. Ve ancak zaman geçtikten o mezar
bahçemize karıştıktan, onu örttükten sonra mutlu olabiliyoruz. Mezar bahçemize
karışana kadar acı çekiyor ve her nefeste üzülüyoruz. İşte tam bu nedenden
dolayı beklentim pişman olmamaktı. “Keşke” dediklerimin olmamasıydı. Böylece ne
o mezarı açıp üstünü örtmem gerekecek nede acı çekmem gerekecekti. Fakat
sonradan fark ettim ki eğer hiç mezar açmazsam acı çekmezsem benim bahçemin boş
bir tarladan ne farkı kalırdı? Nasıl mutlu olurdum acı çekmeden? Hayatımda hiç
mutluluk olmazsa yaşamının ne anlamı vardı ki? Şimdi kavrayabiliyorum ki her
bir pişmanlık, her bir keşke, her bir yaptığımız yanlış yani gömdüğümüz her bir
mezar yarattığımız bahçemizin toprağının daha verimli olması için yapılmış bir
başarı. “Görüyorum ki şu anki aklım olsa yaptığım hataları yapmazdım. Ama
yaptığım hatalar olmasa şu anki aklımda olmazdı.” Her ne kadar acı çeksek de
mezarımız bahçemize karışıp yağmur yağdıktan sonra açan çiçekler kadar güzel
bir görüntü olamaz. Yüzümüzdeki gülümsemeden eksilmeyecek o güzel
çiçekler…
Ve son olarak; evet doğru.
Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir.
“Ama unutmayalım ki
gözyaşının bile bir görevi vardır. Arkasından gelecek gülümseme için temizlik
yapar…”
*Sözler
- Mevlana Celaleddin-i Rumi
- Murathan Mungan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder